Kızkumu Plajı’nın manzarası alkışı hak ediyor

Kalacak bir yer ayarlamadan Marmaris’in Kızkumu Plajı’na gittik ama bunun için hiç endişeli değildim. Ay ışığı bile olmayan yaz gecesinde, telefonumun ışığını kullanarak ılık deniz suyunda biraz yürüdüm. Kırmızı taşlar yorgun ayaklarımı rahatlattı ve tuzlu su da uzun yol yorgunluğumu bir nebze hafifletti. Tabii ki kamp yapacak bir yere ihtiyacımız vardı. Denizi sağımıza alıp biraz ilerlediğimizde karşımıza bir park çıktı.

Bir doğa harikası

Kimi çadırını kurmuş; kimi sadece yatağını, yastığını almış, açık havada uyumak üzere hazırlanıyordu. Ben de bir ağaca hamağımı kurdum. O esnada kamp komşularım sabahın 5’inde yeşil alanın fıskiyelerinin çalıştığını söyledi. Oh la laaa… “Sabah 5’te ıslanarak uyanmak mı” diyerek hamağımda uykuya çekildim. Üşüyerek kalktığımda sabah saat 6’ydı. Fıskiye saati geçmişti. Yanlış alarm, fıskiyeler öğlen çalıştı. Planımız sıcak basmadan erken kalkmak, Kızkumu kalabalığa boğulmadan fotoğraf çekmek ve tepeye tırmanıp plajı yukarıdan görmekti. Ama hamakta bebekler gibi uyuyakalmışım. Neresinden yakalasak kârdır düşüncesiyle fırlayıp kalkmamız ve tepeye doğru fırtına gibi gidişimiz takdire şayan. Kahvaltı için zaman yok, zira günlerden pazar. ‘300 Spartalı’ uyanıp kahvaltısını eder etmez buralara gelecek, malum.

Denizin içindeki kızıl suya batmış patikayı tepeden çok net görebiliyorsunuz. 3 metre genişliğinde, 600 metre uzunluğunda bu doğa harikası, etrafındaki teknelerle müthiş bir görsellik sunuyor.

Hele ki öğle sıcağı bastırırsa tepeye tırmanmak eziyet olacak. Neyse ki güneşin konumu ve ağaçların gölgesi sayesinde serin bir tırmanış oldu. Benim için değil ama yol arkadaşım Ayşe Yılmaz için yorucu bir maceraydı. Tepeye vardığımızda bizi bekleyen manzara bir alkışı hak ediyordu. Bence Kızkumu’nun güzelliği aşağıdayken asla anlaşılmıyor. Burayı yukarıdan görmelisiniz. Denizin içindeki kızıl suya batmış patikayı çok net görebiliyorsunuz. 3 metre genişliğinde, 600 metre uzunluğunda bu doğa harikası etrafındaki teknelerle müthiş bir görsellik sunuyor. Çok kenarlara gitmemeniz konusunda sizi uyarmalıyım. Zaten çıkar çıkmaz plajı geniş bir açıyla görebiliyorsunuz. Manzaranın tadını çıkardıktan sonra dönmeye karar veriyoruz. İniş her zaman daha zordur. Biz bot giyerek doğru bir karar almışız zira yerler çam iğnesi ve diken dolu. Aşağı indikten sonra şimdi sırada tepeden gördüğümüz Kızkumu’nun içinde yürümek var. Kalabalık bastırmaya başlamış. Ilık suda yürüyerek denizin ortasına kadar gittim. Bayağı uzun bir süre su bileklerden birazcık yukarı çıkıyor. Sonlara doğru zaten duba koymuşlar. Oraya geldiğimde su belime kadar ulaşmıştı. Elimde telefon olmasa yüzerek buradan kıyıya kolayca çıkabilirdim.

Geri dönüşte ‘Sığ yerlerin kenarına doğru gideyim bakayım, ne kadar derin’ derken az kalsın elimde telefonla suya yuvarlanıyordum. Meğer bir bayır gibi hemen derinleşiyormuş.

Bybassos Antik Kenti

Geri dönüş yolunda tam soldaki adanın üstünde görünen tarihi yapıların ne olduğunu merak etmiştim. Bybassos Antik Kenti’ne ait olduğu düşünülüyormuş. Kızkumu’nun oluşumuyla ilgili birkaç efsane var tabi… Bybassos Kralı’nın kızı bir balıkçıya âşık oluyor. Geceleri elinde fenerle onunla buluşmaya gidiyor. Bunu öğrenen kral, kızını hapsediyor. Prenses bir süre sonra esaretten kurtulmayı başarıyor ve denize koşuyor.

Attığı her adım da kuma dönüşüyor. Ama kız tam balıkçıya kavuştuğu anda bir asker onu okuyla öldürüyor. Su, prensesin kanıyla kırmızıya boyanıyor. Balıkçı prensesi kayığına alıyor ve bir daha hiç kimse onları görmüyor. Diğer efsaneyse şu: Bybassos Kralı düşmanlarıyla giriştiği savaşı kaybediyor. Kralın kızı, güzel prenses düşmanların eline geçmemek için deniz kıyısına iniyor. Yüzme bilmediği için eteğine aldığı kumları denize saçıyor. Kumlar bir yol oluşturuyor ama eteğindeki kumlar bitince boğularak ölüyor.

Şelaleye ne oldu?

Buraya kadar gelmişken Turgut Şelalesi’ne uğramadan geçmek olmazdı. Anayoldaki tabelasından orman yoluna saptık. Biraz gittikten sonra araç trafiğinde sıkışıp kaldık. Karşıdan gelen arabaya “Şelaleye sağdan mı soldan mı gideceğiz” diye sordum ama gelen cevap “Şelale yok” oldu. Şelaleye ne olmuştu? Sağdaki yoldan gidebildiğimiz kadar gittik. Bir yerden sonra özel arazi başlıyordu ve yürümemiz gerekiyordu. Çok da uzun olmayan bir yürüyüşten sonra şelalenin otoparkına ulaştık. İnsanlar akın akın gidiş geliş şeridi oluşturmuş.

“Hastalık kapmasak bari” diye diye, sanki İstiklal Caddesi’nin kalabalığındaymışçasına ilerledik. 3-5 metreden dökülen şelaleye ulaştığımızda, beklediğimiz lacivert suların yerine çamurlu bir su akıyordu. Sanki dünyadaki tüm insanlar da buradaydı. Seyahatlerimde çok kalabalık yerlere denk geldim ama böylesini hiç görmemiştim. Suya bir girip çıktım, sonra da ardıma bile bakmadan kaçtım. Şelale neden yok, öğrenmiş olduk. Eğer gitmek isterseniz pazar günü olmamasına özellikle dikkat edin. Kızkumu ve Turgut Şelalesi’ni kapsayan cip safariler yemek dâhil 200 lira. Kalabalığa aldırmıyorsanız biraz su savaşı, biraz hoplayıp zıplama vaat eden bu turlara da katılabilirsiniz.